WWW.BAROKULU.NEWFORUM2U.COM

Sitemize hoşgeldiniz umarız size faydalı oluruz..

BAR KÜLTÜRÜ,ALKOLLÜ İCECEK VE KOKTEYL SİTESİ

SİTEMİZDEN FAYDALANABİLMEK İÇİN ÜYELİK GEREKLİDİR & SİTEMİZE YARDIMCI ARKADAŞLAR MODERATORLAR ARIYORUZ
CANARY ISLAND

    Benedictine Likörü ( Geçmişten Günümüze )

    Paylaş
    avatar
    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 408
    Points : 1875
    Reputation : 2
    Kayıt tarihi : 08/04/09

    yeni Benedictine Likörü ( Geçmişten Günümüze )

    Mesaj tarafından Admin Bir Salı Mart 29, 2011 12:44 pm



    Benedictine Likörü ( Geçmişten Günümüze )

    Keşişlerin otuz çeşit aromatik bitki, bal ve yeşil Çin çayı ile yaptıkları Benedictine Likörü, 1930’lu yıllarda Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası’nın müdürü Cafer Özsezen Bey tarafından “Beğendik Likörü” olarak beğenilerimize sunulmuştu. Söz konusu likör, Altın, Kayısı, Ahududu, Vişne likörlerimiz gibi enfes bir lezzettir. Ayrıca, Cafer Hocam aynı zamanda evrensel içkiler konusunda beni araştırma ve incelemelere yönelten, beni yüreklendiren, içki kültürünü bana sevdiren çağdaş bir insandı. Bir İstanbul Beyefendisiydi üstelik. Bu haftaki sohbetimizi kendisine adadım ve Beğendik likörümüzün atası olan Benedictine likörünün kısa geçmişini sizlerle paylaşmaya karar verdim. Doğru da yaptım sanıyorum.

    Dilerseniz Newyork’un metropolü Manhattan’ın barlarından birinin kapısını aralayalım ve içeri girelim hemen. Mr. Guest metropolün en ünlü gece kulüplerinden biri olan “Club Twenty One”ın görkemli barına yaslanmış barmenle sohbet ediyor, sürekli olarak da yasaklı içki döneminden dem vuruyordu. İkide birde de “Oh be ohhh, kurtulduk artık şu ‘Mehtap Suyu’ denen meretten” diyerek kendi kendini teselli ediyordu. Bir ara viskisinden bir yudum aldı sakince ve “Var mı bizim ‘ateş suyu’ gibisi” dedi böbürlenerek. Barmen gülümseyerek söylenenleri tasdik edercesine başını hafifçe öne eğdi.

    Mehtap suyu olarak tesmiye ettiği, 1919 yılından 1933 yılına kadar sürmüş olan içki yasağı döneminde kaçak olarak üretilen viskiydi. Nadiren, yasa dışı yollarla ülkeye sokulan diğer viskiler için de kullanılırdı bu tabir. Mehtap suyu olarak adlandırılmasının sebebi çok basitti. O dönemde hemen hemen bütün kaçak üretim gece yarısından sonra ay ışığında yapılıyordu. Ayrıca “Kuru Rejim” olarak tanımlanan bu dönemde, içki yancıları “wet”ler (ıslaklar), ile içki karşıtları da “dry”lar (kurular) arasında gece gündüz demeden tartışmalar ve sataşmalar oluyor, bu tartışma ve sataşmalar siyasi arenalarda da çekişmelere kadar varıyordu. Hâsılı tatsız tuzsuz bir dönemdi o dönem.

    O günlerde Mr. Guest de hızlı bir “wetçi” olmasına rağmen aşırı bir bekri değildi. Rakı tiryakilerimiz gibi ılımlı bir akşamcıydı sadece. Ayrıca yemeği ve içkiyi çok iyi tanır, sofrada sıralayarak seçmesini gayet iyi bilirdi. Seçimini de sadece damak zevki için yapardı. Bunu çok iyi bilen barın sorumlu barmeni zaman zaman kendisine değişik ve çok özel lezzetler hazırlar, bu lezzetlerde uç noktaları yakalayabilmek için günlerce uğraşırdı. Kendisinin damağı kuvvetli ve derin olduğu için genellikle başarılı olurdu. İşte o gecenin finalinde yolluk olarak yeni bulduğu bir lezzeti ikram etti vefakâr konuğuna.

    Mr. Guest daha ilk yudumda hayran kaldı bu özel karışıma ve “Muhteşem bir lezzet, damakta ipek gibi kayıyor, nedir bu karışım, nasıl hazırladın bunu?” diye merakla sordu barmene. O da “Brandy and Benedictine” (Brendi ve Beğendik) dedi gururla. O anda ne Mr. Guest ileride uluslararası bir klâsik lezzet olacak olan “B&B”yi ilk kez kendisinin tattığının farkındaydı, ne de barmen böylesine muhteşem bir lezzete imza attığını hayal ediyordu. Ama öğrenmeleri pek uzun sürmedi. “B&B”nin ünü önce Manhattan’a, sonra da bütün dünyaya yayıldı. Daha sonraki yıllarda da bu enfes lezzet Benedictine likörü üreticileri tarafından yeni bir lezzet olarak şişelenerek piyasaya sürüldü.

    Bu nadide özel karışımın ana içkisi olan Benedictine likörü son günlerde ne yazıktır ki unutulmaya yüz tuttu. Yazık oluyor yani böylesine efsanevi bir lezzete. Sadece ülkemizde değil, birçok ülkenin barlarının vitrinlerini nostaljik bir lezzet olarak zenginleştiriyor artık. Oysaki 1937 yılında icat edilen bu özel karışım yemek sonrası kokteyller arasında ilk sıradaki yerini yıllarca korumuştu hep. Bugünlerde ise yeniden keşfedilmesini bekliyor âdeta. Benim şahsi kanaatime ve mesleki deneyimlerime göre bu efsanevi lezzetin çok yakın bir gelecekte yeniden keşfedileceğine ve içkili dünyamızdaki o mümtaz yerini tekrar alacağına bütün kalbimle inanıyorum.

    Fransızların bu ünlü likörünün mucidi, Normandiya’daki Fecamp Manastırı mensuplarından biri olan Dom Bernardo Vincelli’dir. Dom Vincelli’nin bu likörü ilahi bir emirle bulduğuna inanılır. Bu nedenle de nelerden ve nasıl yapıldığı uzun yıllar sır olarak saklanmıştır. O yıllarda keşişler bütün gün boyu süren koro ve meditasyon çalışmalarından dolayı yorgun ve bitkin düşüyorlardı. Onları güçlendirmek ve zinde tutabilmek için yoğun bir şekilde formüller aranıyordu. Dom Vincelli hem bu sorunu gidermek, hem de zamanın tehlikeli bir hastalığı olan sıtmadan korunabilmek için bir ilaç araştırmaya karar verdi. 1510 yılında bir gün Fecamp Manastırı’na yakın mesafede bulunan dağ başındaki küçük kulübesine gitti. Kulübenin bahçesinde “kendi kendine” (hudayinabit) yetişen otuz çeşit hoş kokulu bitki ve çiçeği toplayarak bunlardan bir likör yaptı. Ve birden havalara uçtu âdeta. Çünkü rüyaları gerçekleşmişti artık. Günümüzde Benedictine likörü şişelerinin etiketindeki “D.O.M” ibaresi, Dom Vincelli’nin icat ettiği nektarı ilk kez yudumladığı anda söylediği, “Deo, Optimo, Maksimo” (Tanrıya, en iyiye, en büyüğe) şükran cümlesinin kısaltılmışıdır.

    Benedictine likörü o dönemde öylesine beğenildi ki, 1534 yılında Fecamp Manastırı’nı ziyaret eder Kral Birinci Fransua (I. François) tadına hayran kaldı ve bu enfes lezzetten gemiler dolusu fıçıyı alıp sarayına götürdü. Ancak, Fransız Devrimi sırasında manastırın birçok bölümünün yıkılıp tahrip edilmesiyle birlikte Benedictine likörü de bir süre tarihin karanlıklarına gömüldü. Ta ki bir başka tarihi tesadüfe kadar… Otuz çeşit hoş kokulu bitki, üzüm alkolü, bal, şeker ve yeşil çaydan oluşan gizli formül, devrimden yaklaşık 60 yıl kadar sonra manastırın hazinesine ulaşan bir şarap tüccarı tarafından ele geçirildi ve tekrar üretilmeye başlandı.

    Şu ana kadar dile getirmiş olduklarım söz konusu likörün kısa geçmişinle ilgiliydi, bunları mesleki bilgilerim ve anılarımla zenginleştirmek istiyorum. Bilindiği gibi likörler, hatta likörümsü içkiler, içkili dünyamızın lolipopları gibidir. Büyüleyici tatları, çekici renkleri ve hoş kokuları vardır. Benedictine de pek tabii ki bunlardan biridir. Üretiminde kullanılan bal ve şeker oranları böylesine iltifatları hak edecek mahiyettedir. Son yıllarda üretim miktarları çok düşmüş olmasına rağmen, üretiminde her yıl 45 ton bal ve 800 ton şeker kullanılıyor. Bu denli karakteristik içim özelliğinden dolayı kokteyllerde kullanılmıyor pek. Yemek sonrası hazmettirici bir lezzet olarak sadece sek içiliyor. Damağı daha hoş okşuyor o zaman.

    Ayrıca, geçmiş dönemlerde, özellikle de 1950’li ve 60’lı yıllarda şişelerde hizmete sunulanından ziyade “snifter” (balon) bardaklarda hazırlanırdı. Dahası “B&B” siparişi veren konuğa hangi marka konyak istediği sorulurdu. Bardağa önce Benedictine likörü konur, üzerine aynı oranda konyak ilave edilir ve bar kaşığıyla karıştırılarak iyice inceltilirdi. Şayet yerli olarak istenirse, o zaman Kanyak ve Beğendik likörüyle yapılırdı. O yıllarda İstanbul Hilton’un efsanevi Karagöz barında çok rağbet görür, çok sık yudumlanırdı. Barın en yoğun olduğu saatlerde istense bile, konuğun önünde ve barın üzerinde özenle hazırlanırdı.

    Karagöz bar otelin zemin katında yer alıyor, kavisli barında yaklaşık otuz bar taburesi bulunuyordu. Barı nokta ışıklarla aydınlatan tavanı altın varaklarla bezenmişti. Barın karşı duvarında beş tane karagöz panosu vardı. Karagöz oyunu perdesini andıran bu panolar, Karagöz perde oyunlarının otantiğine sadık kalınarak yapılmıştı. Otelin Şadırvan Salonu’nda sunucu ve “talk show’cu” olarak sahne alan Orhan Boran barın en sadık ve saygın müdavimlerinden biriydi. Genellikle garsonların çok sık uğradığı barın servis bölümünün yan tarafındaki son tabureyi tercih ederdi. Burada hem içkisini yudumlar, hem bloknotuna bir şeyler karalar, hem de çalışanlarla sürekli olarak şakalaşırdı.

    Günlerden bir gün bara Mr. Smith adında bir İngiliz geldi. Yaşı seksene yakındı. İnanılmaz sevimli bir görünüşü vardı. Gözlerinden mutluluk, gülümseyen yanaklarından sevgi fışkırıyordu. Bardan ve kendisine gösterilen ihtimamdan memnun kalmış olacak ki, kısa bir süre içinde barın müdavimi oldu. Her akşam aynı saatlerde barın ilk taburesindeki yerini alırdı. Hâsılı, barın bir başında Orhan Boran, diğer başında da Tonton Amca…

    Günler günleri takip etti, sıkı bir dostluk oluştu aramızda. Kendisinin günlük istihkakı iki tek sek viskiydi. Şaşmaz bir ölçüydü bu. Günlük gıdasını aldıktan sonra ertesi akşam buluşmak üzere uğurlardık kendisini. Her gece barın bir başında Orhan Bey bizimle şakalaşırken, diğer başında Tonton Amca bizlere fıkra anlatır, muziplikler ve mukallitlikler yapardı. İki ay kadar sürdü bu güzel dostluğumuz. Bir akşam yakında ülkesine döneceğini söyledi. Bar çalışanları olarak gül ağacından yapılmış güzel bir pipo hediye ettik kendisine. Çok memnun oldu ve gülümseyerek, “Bana Hennessy ile bir (B)rigitte (B)ardot, “B&B” hazırlayıver, ama Marilyn Monroe’nun poposunu andıran balon bardakta olmasın. Zira ikisini birden kaldıracak yaşta ve güçte değilim artık” demez mi?..

    İçimden, “Sen nelere kadirsin kışkırtıcı lolipop” demek geldi ama söyleyemedim. Keşke söyleseydim…

    Başka bir sohbette buluşmak üzere hoşça kalın efendim!


    Vefa Zat
    07 01 09
    Karagümrük / İstanbul

    Sayın hocam Vefa Zat çok güzel anlatmış ve kendimden bir şeyler eklemek bile ona saygısızlık olurdu.Saygılar......... Güngör
    Solak


      Forum Saati Cuma Kas. 24, 2017 1:02 pm